Blog

  • 14 Şubat Sevgililer Günü Saçmalığı!

    14 Şubat Sevgililer Günü Saçmalığı!

    Bu yazımda Sevgililer Günü’nün mini bir tarihçesinden bahsedip hemen ardından tüm nefretimi kusacağım.
    Sevgililer Günü’ne karşı değilseniz, bu yazım sizi çok üzecek…

    Hazır mısınız?

    Bu yazıyı yabancı kaynaklardan yararlanarak hazırladım.
    Türkçe, adam akıllı hiçbir kaynak bulunmuyor. Olanlarda da birbirinden alıntılar ve hatalar mevcut.

    Sevgililer Günü, hepimizin bildiği gibi her yılın 14 Şubat’ında birçok ülkede kutlanan ve dünyanın dört bir yanında alışveriş çılgınlığına neden olan sözde özel bir gündür.

    Günümüzde o kadar benimsenmiş bir gün ki, ister bekar olun ister ilişkiniz olsun, Sevgililer Günü’nün 14 Şubat’ta olduğunu bilirsiniz.

    “14 Şubat; şekerlemeler, çiçekler ve hediyeler alarak sevilenler arasında değiş tokuş yapılan romantik bir gün değil mi?”

    Size dayatılan bu sözde özel günün bu kadar masum olmadığını bilmenizi isterim!

    Sevgililer Günü’nün Karanlık Kökeni

    Sevgililer Günü’nün hem Hristiyan hem de Antik Roma geleneğinin kalıntılarını içerdiğini biliyor muydunuz?

    Katolik Kilisesi’ne bağlı Valentine veya Valentinus adında en az üç farklı aziz tanınmaktadır.

    Bir efsaneye göre Valentine, Roma’da görev yapan ve saygı duyulan bir rahipti.

    saint valentin

    İmparator II. Claudius, Roma’yı katı kurallarla yöneten zalim bir hükümdardı.
    En büyük problemi, ordusunda savaşacak asker bulamamaktı.
    Bu nedenle genç erkeklerin evlenmesini yasakladı.
    Kararnamenin adaletsizliğini fark eden Valentine, Claudius’a meydan okuyarak genç aşıklar için gizli nikahlar kıymaya devam etti.

    claudius

    Yasağa rağmen nikah kıydırdığı tespit edilince, Claudius ölüm emrini verdi.
    Valentine, sopa ile dövülerek öldürüldü ve M.S. 270 yılının 14 Şubat’ında Hristiyan şehitliğine gömüldü.

    “Bazı rivayetlere göre Valentine, Hristiyanların işkence gördüğü Roma hapishanelerinden kaçmalarına yardım ettiği için öldürülmüştür.”

    st valentine

    Bir diğer rivayete göre ise, Valentine hapisteyken sevgilisine bir mektup yazmıştır.
    Bu mektubun 14 Şubat’ta yazıldığına ve ölüm gününün Sevgililer Günü’ne denk geldiğine inanılır.

    st valentine ask mektubu

    Valentine efsanelerinin ardındaki gerçek çok net olmasa da, bu hikâyeler sayesinde o dönemde en popüler azizlerden biri haline gelmiştir.
    Orta Çağ boyunca Hristiyan dünyasında her 14 Şubat günü Aziz Valentine anısına özel törenler düzenlenmiştir.

    Pagan Kökenleri

    Ayrıca Eski Romalıların Şubat ortasında tarım tanrısına adanmış “Lupercalia” adlı pagan bayramını kutladıklarını biliyoruz.
    Genç kızlar isimlerini küçük kâğıtlara yazıp bir kavanoza koyardı.
    Genç erkekler bu kâğıtlardan birini çeker ve üzerinde yazan isimdeki kızla bayram boyunca birlikte olurdu.

    Pagan geleneklerinde 14 Şubat resmen “zina günü” olarak kutlanıyormuş.

    Çoğu kaynak bu rivayeti Valentine hikâyesiyle birleştirir, ancak History Channel gibi kaynaklarda ayrı gelenekler olarak anlatılır.

    Sonuçta 14 Şubat denilince, Pagan kökenleri ve Roma kalıntılarından başka hiçbir şeye rastlamazsınız.

    Peki Nasıl Romantizm Gününe Dönüştü?

    14 Şubat, kuşların çiftleşme mevsiminin başlangıcı olarak da görülürmüş.
    Biraz garip ama, Sevgililer Günü’nün romantizmle ilişkilendirilmesinin nedeni bu olabilir:

    14 Şubat + Çiftleşme = Aşk 🙂

    14 Şubat Sevgililer Günü Eleştirilerim

    “Aziz Valentine gününü ve Pagan geleneklerini bir Müslüman olarak garip karşılamadan, sorgulamadan kutlarsınız. Neden? Tüm herkes yapıyor çünkü. Siz de yapmalısınız, değil mi?”

    Ortada hiçbir dini, kültürel veya toplumsal bağ yokken başkalarına ait bir geleneği sorgusuzca benimsemek, sadece kapitalizmin eline koz vermektir.

    Normal zamanlarda 200 liraya yemek yediğiniz restoran, Sevgililer Günü’nde 1000 liraya menü sunar; size anormal gelmez. Çünkü “özel gün” denilmiştir ya…
    Her zamanki çiçekçiden 10 liraya aldığınız gül, o gün 100 liraya satılır.
    Sorgulamazsınız. Çünkü size bu günün “özel” olduğuna inandırmışlardır.

    “14 Şubat’ta pırlanta indirimleri” diye bir şey duydunuz mu?
    Aslında indirimin değil, bindirimin ta kendisidir.
    Kapitalizm sizi öyle güzel oynatır ki farkına bile varmazsınız.

    Erkeklerin çoğu sevgilisine bir şey almadığında suçluluk hisseder; çünkü her yerde “bugün özel bir gün” mesajı yankılanır.
    Toplum, bireyi duygusal şantajla tüketime zorlar.

    14 Şubat’ın sevgililer tarafından kutlanması tamamen küresel sermayenin bir oyunudur.

    “Büyük resmi görün” lafı dalga konusu ama gerçekten de öyle:
    Kapitalist sistem, insanların aşkını bile pazarlamayı başarmıştır.

    Sevginizi göstermek için bir güne ihtiyacınız yok.
    Aşkınızı 365 güne yayıp, bir güne sıkıştırmayın.
    Eğer illa hediye almak istiyorsanız, Nutuk alın.
    Hem anlamlı hem de öğretici olur.

    “Kapitalist sistem, ‘Kuş beyinlisin, sevgini gösteremezsin, ben sana hatırlatıyorum’ diyerek seni aşağılar. Farkında bile olmazsın.”

    Ben elimdeki akıllı telefonla ya da kullandığım teknolojik ürünlerle kapitalizme savaş açmıyorum.
    Sadece biraz bilinçlenin istiyorum.
    Bir kişi bile farkına varsa, yeter.

    “Hacı çok kafa açtın.”
    “Özet geç.”

    diyenler için:
    Sevgililer Günü’nü sevmiyorsanız, hediye almaktan yırtmak istiyorsanız ve suçlayacak bir şey arıyorsanız; bunu antik Romalılara ve Hristiyanlara bağlayabilirsiniz. 🙂

    En azından yarı bilinçli olun, bana yeter.

    Selametle…

  • DirectAdmin

    DirectAdmin

    DirectAdmin, hosting hizmeti alan veya sunucu sahibi olan kullanıcıların sitelerini kolayca yönetmelerini sağlayan, en kolay, hızlı ve uygun fiyatlı kontrol panellerinden biridir.
    Uygun fiyatı daha net tanımlamak gerekirse, bedavadan biraz pahalıdır ve gerçekten harikadır.

    cPanel, 5 sitelik paket için 33 dolar isterken (ve düzenli olarak zam yaparken), DirectAdmin 20 sitelik kişisel paket için yalnızca 5 dolar istiyor. Aradaki fark muazzam.
    Ters Proxy cPanel kullanacağınıza, lisanslı DirectAdmin kullanmanın keyfini çıkarın.


    DirectAdmin Lisans Karşılaştırma Tablosu

    📌 Personal PLUS — $5 / ay

    • Kurulum için teknik destek (sınırlı)
    • Otomatik güncellemeler
    • Fiyat artışlarına karşı koruma
    • %15–40 otomatik toplu satın alma indirimi
    • 2 hesap, 20 alan adı
    • Pro Pack dahil
    • Kendi kendine kurulum
    • Cloud/VPS veya Dedicated sunucuya kurulum
      Kime uygun? Küçük projeler, admin–son kullanıcı için ayrı hesap isteyenler.

    📌 Lite — $15 / ay

    • Sınırsız teknik destek
    • Otomatik güncellemeler
    • Fiyat artışlarına karşı koruma
    • %15–40 toplu satın alma indirimi
    • 10 hesap, 50 alan adı
    • Ücretsiz kurulum
    • Cloud/VPS veya Dedicated sunucuya kurulum
      Kime uygun? Küçük firmalar, birden fazla bağımsız hesap ve daha fazla domain ihtiyacı olanlar.

    📌 Standard — $29 / ay

    • Sınırsız teknik destek
    • Otomatik güncellemeler
    • Fiyat artışlarına karşı koruma
    • %15–40 toplu satın alma indirimi
    • Sınırsız hesap ve alan adı
    • Ücretsiz kurulum
    • Cloud/VPS veya Dedicated sunucuya kurulum
      Kime uygun? Orta–büyük ölçekli hosting firmaları, sınırsız hesap/domain ihtiyacı olanlar.

    DirectAdmin’in Avantajları

    DirectAdmin’in sisteme eklediği process sayısı, cPanel’e göre daha az olduğu için sunucudaki kaynakları tüketmez. Kullanıcı dostu bir paneldir.

    Eskiden DirectAdmin’de birçok işlemi SSH üzerinden yapmak gerekirdi. Ancak bugün CustomBuild sayesinde güncellemeler, paket yüklemeleri ve çoğu işlem doğrudan panelden yapılabiliyor.

    • Dahili Türkçe dil desteği vardır.
    • Hatalar hızlıca güncellenir, açık bırakmaz.
    • Ekibi küçük olsa da çok hızlı çalışır.

    cPanel’de bulunan LiteSpeed, ModSec, PHP Selector gibi eklentilerin tamamı DirectAdmin tarafından da desteklenir. İşlevsellik açısından hemen hemen aynıdır.


    DirectAdmin’in Dezavantajları

    • cPanel’e alışkın bir webmaster, DirectAdmin arayüzüne başlangıçta alışmakta zorlanabilir.
      Ben de bu yüzden zamanında bir hosting firmasını terk etmiştim.
    • cPanel’in en büyük avantajı, yıllardır süregelen alışkanlık ve geniş dokümantasyonudur.
      DirectAdmin tarafında dokümantasyon daha sınırlıdır.
    • Destek forumlarında yardım var ancak çoğu zaman başlangıç seviyesine çok yardımcı olmuyorlar; bir miktar teknik bilgi gerekebiliyor.
    • cPanel’de en basit şey için bile çözüm bulurken DirectAdmin’de bazen daha fazla uğraşmanız gerekebilir.
    • DirectAdmin resmi destek verdiğinde SSH erişimi ister. Temel konularda yardımcı olsalar da bazı şeyleri çözmek zaman alabilir.

    DirectAdmin mi, Ters Proxy cPanel mi?

    Ucuz ters proxy cPanel alacağınıza, aylık 5 dolara lisanslı DirectAdmin kullanmak çok daha mantıklı.

    • Hem sunucunuz güvenli kalır
    • Hem etik değerlere sahip çıkarsınız
    • Hem de lisanslı yazılım kullanırsınız

    Lisanssız yazılım, bir nevi sanal hırsızlıktır. Kendinize yakıştırıyorsanız gidin alın.

    Hiç bütçeniz yoksa:
    CloudPanel, CyberPanel, aaPanel kullanılabilir… fakat ciddi projelerde asla önermiyorum.
    Global açık çıktığında ilk patlayanlar bunlar oluyor.

  • Pornografi Bağımlılığını Bırakmanız İçin 10 Şok Edici Neden

    Pornografi Bağımlılığını Bırakmanız İçin 10 Şok Edici Neden

    12 yaşında pornografi izlemeye başladım ve hayatımın yıllarını boşa harcadım. Uzun yıllardır pornografi izlemiyorum.
    İşte, çok geç olmadan bu alışkanlığı bırakmanız için 10 şok edici neden:

    1. Pornografi bağımlılığı, uyuşturucu bağımlılığına benzer.

    Araştırmalar, pornografinin beyinde sert uyuşturucularla benzer etki yarattığını göstermektedir. Uyuşturucu madde aldığınızda hissettiğiniz duygunun aynısını oluşturur.
    Beyninizi zayıflatır ve aşağıdaki zihinsel bozukluklara yol açabilir:

    • Stres
    • Dikkat eksikliği
    • Depresyon
    • Sosyal kaygı

    Bunların hepsi aşırı pornografi tüketiminin bir sonucudur. Beyninizin gelişiminin engellenmesine izin vermeyin. Bu bağımlılıkla mücadele edin. Sen zayıf değilsin; iradene sahip çıkabilecek kadar güçlü bir insansın!

    2. İçinizdeki motivasyonu öldürür.

    Pornografiye bağımlı kişiler şu konularda zorluk yaşarlar:

    • Maddi kaynaklara erişmek
    • Sağlıklı ilişkiler kurmak
    • Kariyerinde ilerlemek

    Bu durum, acınası bir hayata yol açar.
    Büyük insanlar meşguldür;

    • İşlerini büyütmekle
    • Ailelerini kurmakla
    • Kariyerlerini ilerletmekle

    3. Testosteron seviyenizi bozar.

    Testosteron, erkek olarak size irade gücü verir.
    Pornografi sizi:

    • Zihinsel olarak zayıflatır
    • Bedensel olarak güçsüzleştirir
    • Hayattan ne istediğiniz konusunda kararsız hale getirir.

    4. Özgüveninizi düşürür.

    Pornografi bağımlısı olduğunuzda kendinizi şu çukura sürüklersiniz:

    • Pişmanlık
    • Kendinden nefret
    • Suçluluk duygusu

    Güven kazanmak aylar, hatta yıllar sürebilir. Bu dürtüye karşı koyun ve kendinizi bu işkenceden kurtarın.

    5. Ruhsal bozukluklara yol açar.

    Birçok ruhsal bozukluğun arkasında bu bağımlılık yatar:

    • Depresyon
    • Dikkat dağınıklığı
    • Anksiyete
    • Korku

    6. Enerji seviyenizi düşürür.

    Bu eylem sırasında çok fazla enerji harcanır. Bu nedenle bu alışkanlığa kapılan birçok erkekte şunlar görülür:

    • Zayıf kas yapısı
    • Düşük cinsel dürtü
    • Düşük enerji ve ruh hali

    Bu, istediğiniz hayat değil. Kendinizi toparlayın ve hayatınızı düzene sokun.

    7. Sosyal açıdan sizi geri çeker.

    Sürekli “suçluluk” hissi düşüncelerinizi doldurur. Bu da şunları yapmanızı zorlaştırır:

    • Kadınlarla veya insanlarla sağlıklı iletişim kurmak
    • Toplum içinde özgüvenli davranmak
    • Duygularınızı ve dürtülerinizi kontrol etmek

    8. Dopamin dengesini bozar.

    Bu alışkanlık, beyinde dopamin dengesini altüst eder. Her seferinde aynı “hissi” arzulamaya başlarsınız. Kontrol etmek zorlaşır, çünkü beyin sürekli aynı dopamin artışını ister. Batmadan önce bu alışkanlığı bırakın.

    9. Disiplini ve odaklanmayı yok eder.

    İnsanın temel amacı çalışmak ve hayatını iyileştirmektir. Ancak bu bağımlılıkla birlikte:

    • Disiplin eksikliği yaşarsınız
    • Kolayca dikkatiniz dağılır
    • Zihinsel çöküntü yaşarsınız

    10. Düşünme yeteneğinizi köreltir.

    Gerçeklikle bağlantısını kaybetmiş bir insandan daha kötü bir şey yoktur. Pornografi, gerçek ilişki değildir. Bunu ne kadar erken fark ederseniz, o kadar iyi olur.

    Günümüz erkekleri, kimsenin açıkça konuşmadığı sorunlardan muzdarip:

    • Güven eksikliği
    • Düşük özgüven
    • Disiplin kaybı
    • Bağımlılık

    Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız, bugün bırakın.
    Okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Paylaşarak daha fazla insana ulaşmamı sağlayabilirsiniz.
    Daha ilham verici içerikler için takipte kalın.

  • Windows’tan Linux’a Geçmek

    Windows’tan Linux’a Geçmek

    1998 yılından beri Windows kullanıyorum. Vista harici reddettiğim bir sürümü hiç olmadı. Masaüstü kullanım alışkanlığım inanılmaz güçlüdür. Fakat yıllar içinde Windows, en fazla bir–iki sürüm sonra sistemi çöpe çeviriyor. Isınma ve kontrollü eskitme uyguladığını düşünüyorum; yoksa cihazların normal kullanımda bu kadar çabuk çöpe gitmesinin başka açıklaması olamaz.

    Cihaz ne kadar iyi olursa olsun Windows 11 bazen kasılıp saçma sapan durumlar yaratabiliyor. Ayrıca hızlı başlatma gibi hileli bir durum söz konusu. Windows 8’den beri bilgisayarlarım tam kapanmıyor. Bilgisayarı kapattığımı sanıyorum ama çekirdek (kernel) ve sistem servisleri hibernation dosyasına yazılıyor. Güç düğmesine bastığımda hızlı açılıyor sanıyorum ama meğer kapanmamış bir sistemi açıyormuşum.

    Linux’ta bu yok. Bir saniyede kapanır, bir saniyede tertemiz ve sıfırdan başlar.

    Sinirlenip Linux Mint’e geçtim. Mint’e geçmeden önce o kadar çok Linux dağıtımı gördüm ki “Hangisini seçmeliyim?” diye kafam karıştı. Günlerce araştırıp videolar izledim. Windows’tan geçiş için en kullanıcı dostu dağıtımlar Zorin OS ve Linux Mint. İkisinden biri tercih edilebilir. Ben başlangıçta Mint’i seçtim, daha sonra Zorin OS’ta karar kıldım.

    Linux Nasıl Yüklenir?

    Çok basit bir şekilde anlatayım:

    1. Windows yüklüyken Balena Etcher programını indirin.
    2. USB belleğe istediğiniz Linux dağıtımını bootable yapın.
    3. Bilgisayarı yeniden başlatın.
    4. USB takılıyken açılışta F12’ye basın.
    5. Linux dağıtımını yükleyin.

    Bu kadar.

    Linux Mint’e geçtiğimde ilk başta her şey güzel gelmişti. Fakat kurcaladıkça işler istediğim gibi gitmedi. Masaüstü ekran ölçeklendirme sorunu yaşadım; bir türlü istediğim görüntüyü elde edemedim. Yazı tiplerine alışık olmadığım için Google ve Microsoft fontlarını repolardan terminal aracılığıyla çektim. Yine de o alıştığım Windows gerçekliğinin dışındaydı.

    Huawei parmak izi tanıma dahili olarak çalışmadı. Desteklemiyor. Harici parmak izi uygulamalarına güvenemedim. Eksikleri var ama performans olarak kasma sıfır.

    Linux, cihazı soğuk tutmak için fanı daha sık çalıştırıyor. 40–45 derecelerde fan azıcık ses çıkararak çalışıyor. Windows ise daha yüksek sıcaklıklarda çalışıyor ve bu yüzden cihazların eskimesine neden oluyor. Linux oturduktan sonra fan sesi azaldı. Başlangıçta arka planda ince bir fan sesi duyuyorsunuz, Windows’ta bu yoktu, başta garip geliyor.

    Linux dağıtımlarında LibreOffice ve birçok ücretsiz program hazır geliyor. Yazılım ve sistem güncellemeleri otomatik. Yazılım mağazası güvenilir ve oldukça dolu. Her şey arkada hızlı bir şekilde gerçekleşiyor ve yeniden başlatmaya zorlanmıyorsunuz.

    Eğer Windows alışkanlıklarınızı bırakabilirseniz ve bilgisayarı kendinize göre özelleştirmeyi seviyorsanız, Linux harika. Bilgisayar sizi kullanmıyor, siz bilgisayarı kullanıyorsunuz. O hissi veriyor. Her şeyin alternatifi var; para vermek istemiyorsanız özgür yazılım mükemmel. Güvenlik duvarını aktif ederseniz antivirüse bile gerek kalmıyor.

    Linux’un destek toplulukları genelde forumlar üzerinden yürür. Çoğu konuda insanlar hızlıca destek oluyor. Türkçe destek çok zayıf. İngilizce bilmeyenler çeviri ile idare ediyor. Türkçe doküman eksikliği gerçekten büyük.

    Windows 11’in katı sistem gereksinimleri nedeniyle Linux’a olan ilgi arttı.
    2020’nin sonunda yalnızca %1,53 paya sahip olan Linux, 2024’te ilk kez %4’e yükseldi. Her yıl popülerliği artıyor. Fakat gelecekte maksimum %10 olur diye düşünüyorum. Avrupa’da kamuda Linux geçişleri hızlanırsa, bu oran beklenmedik şekilde ani bir yükselişe geçebilir. Hala son kullanıcı için kurcalanması gereken birçok şey var.

    Profesyonel hayatta insanlar tek bir hatayı çözmek için uğraşmaz; vakit nakittir. Linux için vaktiniz varsa uğraşın. Windows’ta bunlar yok. Son kullanıcı ve kurumsal işler için hâlâ daha cazip. Ayrıca Adobe Linux’ta çalışmıyor. Alternatifleri var ama alışmak zaman istiyor.

    Bana gelecek olursak, alışkanlıklarım ağır bastı ve Linux Mint’ten Windows 11’e geri döndüm. Çünkü Mint istediğim gibi değildi.

    Derkeeeennn…
    Zorin OS 18 sürümüne şans verdim. Mint’te yaşadığım ölçeklendirme sorunu yok ve harika çalışıyor. Bana iş bırakmadan mükemmel şekilde çalışıyor. Farklı Linux dağıtımıyla geçiş sürecimi sorunsuz hallettim. Windows 11’e kesin olarak elveda dedim. Kesin ve net fikrim bu!

    Linux’a koşa koşa geliyorsunuz ama sonunda götüm götüm Windows’a dönme riski de var.
    Size uygun dağıtıma iyi karar vermeniz gerekiyor. Tecrübeyle sabit.

  • Fenerbahçe’nin Algı Erozyonu

    Fenerbahçe’nin Algı Erozyonu

    Fenerbahçe’nin son yıllardaki üst üste gelen başarısızlıkları ve şampiyon olamaması, kulübü birinci seviye takım algısından tamamen uzaklaştırdı. Artık ikinci seviye takım algısı oluşmuş durumda.

    Yıllardır Beşiktaş için “zirve takımı değil” diyordum; aynı algı artık Fenerbahçe için de geçerli hale geldi.

    Galatasaray’a bakıyorsun; kulüp başarılı bir şekilde yönetiliyor, proje bazlı hareket ediliyor ve yıldız oyuncular bu projelere ikna ediliyor. Şampiyonluklar, Avrupa’da zirve takımlarına karşı alınan galibiyetler… Tüm bunlar Galatasaray’ın birinci seviye takım algısını güçlendirmiş durumda.

    İkon futbolcular ve bu başarılar sayesinde yeni jenerasyonun büyük bölümü Galatasaraylı oluyor. İcardi’nin gol sevinci ya da Osimhen maskesi, gençler arasında son derece popüler. Sosyal medya Galatasaray editleriyle dolup taşıyor.

    Fenerbahçe için şampiyonluklar ve Avrupa galibiyetleri gelmediği sürece bu algı değişmeyecek. Aksine, zamanla iyice “Beşiktaşlılaşacağız”.

  • Almanya’da Maruz Kaldığım Irkçılık Deneyimleri

    Almanya’da Maruz Kaldığım Irkçılık Deneyimleri

    Almanya’ya iş arama vizesiyle gidip kısa süreli kaldım. Çocuklarım alışamayınca geri döndüm. Kısa sürede pek çok ırkçılığa maruz kaldım. Almanya’yı sürekli överek anlatanlar iyi okusun: bu ırkçılık deneyimlerimi Schleswig-Holstein, Kiel’de yaşadım.

    Herkesin fenotipi aynı değil. Beyaz tenliyseniz bu sizin şansınız — en azından Avrupa için. Ben Arap kökenliyim; bilinen Ortadoğulu fenotipine sahibim. Bu utanılacak bir durum değil, buyum yani. Türkiye’de benim gibi çok insan olduğu için kimse kimseye garip gözle bakmıyor. Fakat Almanya’ya adım atar atmaz tüm gözlerin üzerime kilitlendiğini hissettim. Bunu bireysel algılamadım; AFD diye anılan ırkçı partilerin yükselişiyle toplum göçmenlere, özellikle Ortadoğululara karşı nefretle bakar hale gelmiş. Bunları bilerek üzerime alınmadım; en azından ilk günlerde alınmadım.

    Yolda, otobüs durağında, festival alanında fark etmeksizin Almanlar nefretle bakıyorlardı. O bakışları görmeniz lazım; hayatımda böyle nefret dolu bakışlara maruz kalmamıştım.

    Almanlar yolda yürürken genelde “hallo” ya da “moin” diyerek selamlaşır. Ben de gördüğümde onlara selam veririm. Ancak selam vermeyip önüme tükürenler, gözlerimin içine bakıp hakaret edenler de çok oldu. Bunu bireysel algılamayayım ama “Ortadoğuluyuz” diye bu kadarına maruz kalmak kabul edilemez. Almanca bilseydim tartışacağım ama bilmediğim için çoğu zaman ters ters bakıp yoluma devam etmek zorunda kaldım.

    Çocuklarımı anaokuluna yakın bir parkta oynatmaya çıkarıyordum. Anaokulundaki çocuklarla park saatleri çakıştı; çitlerle çevrili olduğu için çocuklarım parkta oynuyor, ben de çitlerin dışında onları izliyordum. Anaokulu çocukları sarışın, mavi gözlüydü. Aman Allah’ım, hepsi aynı anda bana tükürmeye başladı. “Gidin” diyorum, yer değiştiriyorum ama yine de devam ettiler. En sonunda öğretmenlerine el kol yapıp durumu fark ettirdim ve öğretmen çocukları uyardı. Ortadoğulu görünce nefretle tükürüyorlardı. Evde aileleri tarafından nasıl yetiştiriliyorlarsa, küçüklükten itibaren farklı insanlara ırkçılık yapmaya alıştırılıyorlardı.

    Telefonda konuşarak yürürken anaokuluna ebeveynlerin çocuklarını getirdiğini gördüm. Biri çocuğunu okula bırakırken beni görünce yüzü düştü. Okula yakın bile değildim; ormanlık alanda yürüyüş yapıyordum, misafir olduğumuz evin önüydü. İçeridekiler öğretmenleri çağırıp beni işaret etti: “Bu kim?” diye. Potansiyel suçluymuşuz gibi fişleniyoruz.

    Türkler kendi mahallelerini ve topluluklarını kurmuş; kendi aralarında takılıyorlar. Adamların neden öyle yaptığını anladım: küçük ve büyük ırkçılarla uğraşacaklarına kendi aralarında mutlu mesut yaşamak daha mantıklı. Bunu eleştirmiyorum; yüzde yüz haklılar. Dili ihtiyaçları kadar öğrenip kültürlerini yaşatıyorlar, iş hayatında emek verip karşılığını alıyorlar, yaşamlarına bakıyorlar.

    Uzun süre yaşasaydım, iş hayatına girseydim kesinlikle fiziksel tepki verebilecek kadar çok olumsuz olay beni bekliyordu. Neyse ki Almanya maceramı sonlandırdım.

  • The Social Dilemma İncelemesi

    The Social Dilemma İncelemesi

    Sonunda The Social Dilemma’yı izleme fırsatı buldum. Uzun süredir ertelediğim için pişman oldum. Bu yazımda hem belgeselin konusundan hem de dikkatimi çeken noktalardan bahsedeceğim.

    En sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim:
    Lütfen ama lütfen Netflix’te The Social Dilemma’yı izleyin.
    Gerçekten tüyleri diken diken eden bir yapım. Toplumda gördüğümüz kutuplaşmayı, bağımlılığı, yalnızlığı o kadar iyi açıklıyor ki kendinizi sorgularken buluyorsunuz.

    Belgesel, büyük teknoloji şirketlerinin (Facebook, Google, Twitter vb.) manipülatif algoritmalarını açıkça ortaya koyuyor. Eski yöneticileri, mühendisleri ve sistem geliştiricileri konuştukça kafanızın içinde “Bunu nasıl fark etmemişim?” diye yankılanan sorular oluşuyor.

    Bu Belgeseli Neden İzlemeliyim?

    The Social Dilemma, belgesel ile dramayı birleştiren benzersiz bir format sunuyor. Röportajlarla kurgu sahneleri arasında geçişler o kadar iyi yapılmış ki akış hiç bozulmuyor.

    Sosyal medyanın ürkütücü, bağımlılık yapıcı ve zihin kontrolüne açık olduğu zaten bilinen bir gerçek. Ancak Netflix’in bu yapımı bildiklerimizin çok ötesine geçerek algoritmaların nasıl çalıştığını ve kitleleri nasıl yönlendirdiğini gözler önüne seriyor.

    Eski Facebook çalışanlarından biri şöyle diyor:
    “En çok iç savaştan endişeleniyorum.”
    Bu cümleyi duyunca Netflix’in neden bu belgeseli çektiğini daha iyi anlıyorsunuz.

    Belgesel boyunca büyük şirketlerin eski yöneticileriyle yapılan röportajlar, izleyicide güven duygusu oluşturuyor. Sonuçta sistemi yaratan insanlar açık açık konuşuyor.

    Sosyal İkilem’in ana teması:
    Sosyal medyanın özellikle gençlerin ruh sağlığı üzerinde ciddi etkileri olduğu.
    Bu, grafiklerle, gerçek verilerle ve yaşanmış hikâyelerle destekleniyor.

    Teknolojinin gelişmesiyle birlikte artan depresyon, yalnızlık ve intihar oranları belgeselde açık şekilde ortaya konuyor. İzlerken içinizi acıtan bir yüzleşme yaşıyorsunuz.

    The Social Dilemma’nın Konusu

    Belgesel şu vurucu cümleyle başlıyor:

    “Eğer ürün ücretsizse, ürün sizsiniz.”

    Tristan Harris’in sosyal medya hakkında söylediği bir şey beni derinden sarstı:
    “Sosyal medya bir araç değil, kendi hedefleri var.”
    Telefonlarımızdaki bildirim seslerinin bile bizi manipüle etmek için tasarlandığını öğrenmek gerçekten şok edici.

    Pinterest’in eski yöneticisi Tim Kendall’ın açıklaması ise daha da vahim:
    Kendi geliştirdiği ürünün bağımlısı olmuştu ve bunu bile durduramıyordu.

    Facebook’taki beğen tuşunun insanları mutlu etmek niyetiyle tasarlandığını ama bugün milyonlarca kişiyi özgüven sorununa sürüklediğini öğreniyoruz.
    Artık değerimizi sosyal medyadaki beğeni sayısıyla ölçer hâle geldik.

    Sahte haberlerin gerçek haberlere kıyasla 6 kat daha hızlı yayıldığını gösteren araştırmalar, gerçeğin nasıl çarpıtıldığını gözler önüne seriyor.

    Belgeselde verilen örneklerden biri de fotoğraf etiketleme:
    Bir eşleşme bildirimi aldığınız anda onu açmak zorunda hissetmeniz tesadüf değil. Bu direkt olarak insan psikolojisini hedef alan bir tasarım.

    Genç kızlarda depresyon ve intihar oranlarının yıllar içinde nasıl yükseldiğini gösteren grafikler ise en can yakıcı kısımlardan biri.
    Bir neslin gençlik yılları resmen yok edildi.

    Belgeselin söylediği en sert gerçeklerden biri:
    Biz, en yüksek teklifi verene satılan ürünleriz.
    Ve zihnimiz mümkün olduğu kadar uzun süre ekranlarda tutulmak için manipüle ediliyor.

    Bu noktada belgeselin söylediklerini tamamen onaylıyorum. Teknoloji, veri gizliliği ve güvenliği üzerine yıllardır araştırma yapan biri olarak anlatılanların çoğunun doğru olduğunu biliyorum.

    Kişisel Deneyimim

    Sosyal medyadan (Instagram, Facebook) yıllar önce çıkmıştım.
    Sebep?

    • Gereksiz zaman kaybı
    • Günde 3–4 saat vakit çalması
    • Dikkat dağınıklığı
    • Sürekli dopamin döngüsü içinde olma

    Filmde geçen “uyuşturucu etkisi” söylemi gerçekten doğru. Bu etkileri erken fark ettiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

    Pandemi döneminde sosyal medya faydalı yönlerini de gösterdi:
    Sevdiğimiz insanlarla iletişim kurmak, bilgiye ulaşmak ve sosyal bağları sürdürmek gibi…
    Ancak belgesel bu olumlu yönü pek ele almıyor, bu doğru.

    Sosyal medyayı kullanmayın demiyor aslında;
    Farkında olarak kullanın diyor. Dozunda, bilinçli, kontrollü…

    Peki Tüm Bu Manipülasyonları Öğrendikten Sonra Ne Yapabiliriz?

    • Gereksiz bildirimleri kapatın.
    • Size katkı sağlamayan hesapları takip etmeyi bırakın.
    • Sahte haberlerin yayılmasını önlemek için bilgileri doğrulayın.
    • İnsanları sosyal medyanın gerçek yüzü konusunda bilinçlendirin.

    Hesaplarınızı silmek bir çözüm değil; çünkü sorun sistemin içinde hâlâ duruyor.
    Önemli olan bilinçli kullanıcı olmak.

    Hepimizin kişiselleştirilmiş bir haber akışı olduğunu ve aynı gerçeği görmediğimizi biliyor muydunuz?
    Bu yüzden başkalarını suçlamak yerine farklı “pencerelerden” baktığımızı anlamamız gerekiyor.

    Belgeselin en düşündürücü saptamalarından biri:
    Netflix’in sosyal medya bağımlılığı üzerine bir belgesel yayınlaması, eroin satıcısının kokain bağımlılığı konusunda uyarması gibi.
    Çünkü Netflix’in algoritmaları da benzer biçimde kullanıcıyı manipüle ediyor.

    The Social Dilemma, izleyen herkesi derin bir sorgulamaya iten, gerçek anlamda “kafa açıcı” bir belgesel. Sosyal medyanın hayatınıza nasıl etki ettiğini yeniden düşünmenizi sağlayacak.

    Sosyal medyanın sizin hayatınıza nasıl fayda sağladığını veya nasıl zarar verdiğini yorumlarda paylaşabilirsiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

  • Kahvenin Tarihi

    Kahvenin Tarihi

    Bu yazımda kahvenin tarihini anlaşılır, akıcı ve sıkıcı olmayan bir dille anlatacağım. Çoban Kaldi rivayeti dışındaki tüm bilgiler farklı kaynaklar taranarak hazırlanmıştır.

    Kahvenin tarihi; binlerce yıl süren yolculuklar, yasaklamalar, entrikalar, kaçış hikâyeleri ve daha neler neler içeriyor… Tropik adalardan uluslararası ticaretin merkezlerine kadar yayılan bu içecek; bir dönem yasaklanmasına, kötülenmesine rağmen zamanla dünyanın en sevilen içeceklerinden biri hâline geldi.

    Bu masum içecek, önce korkulan; sonra faydaları keşfedildikçe savunulan ve tıp literatürüne bile giren bir içecek oldu. Kahvenin sadece bir içecek olmadığı, adeta insan ruhuna işleyen büyülü bir etkiye sahip olduğu anlaşıldı.

    Hazırsanız, efsane ve tarihin iç içe geçtiği bu yolculuğa çıkalım. Kahvenizi hazırladıysanız başlıyoruz!

    Milattan Sonra 575 – 850

    Çoban Kaldi Efsanesi

    Rivayete göre Etiyopyalı çoban Kaldi, keçilerinin bir çalının yakınında alışılmadık derecede neşeli ve hareketli olduğunu fark eder. Keçilerin geceleri bile uyumadığını görünce bunun nedenini araştırır.

    Ağacın kırmızı meyvelerini toplayıp dönemin dini liderlerine götürür. Meyvelerin etkisini anlatır ve bunların “cennetten gönderilmiş” olabileceğini söyler. Liderler ise bu enerjik etkiyi “şeytan işi” sanarak meyveleri ateşe atar.

    Ancak kısa süre sonra kavrulan çekirdeklerin kokusu tüm odayı sarar. Genç bir dindar bu kokuyu fark eder, çekirdekleri ateşten çıkarır ve suyla karıştırarak demler. Ayinlerde uyanık kaldığını görünce arkadaşlarına da tavsiye eder.

    Bu olay, kahvenin insanlığa ilk kez içecek olarak sunulduğu an kabul edilir.

    Bu kokulu meyvelerin ünü kısa sürede Etiyopya’nın dört bir yanına yayıldı.

    Etiyopya’daki Galla Kabilesi, kahve çekirdeğini tereyağı ve çeşitli malzemelerle karıştırarak bir çeşit enerji barı yaptı. Savaşçılar bu karışımı tüketerek savaşlara giriyor ve yenilmezlik elde ediyordu. Günümüzde bile Etiyopya’da benzer ürünler yapılıyor. Adamlar 1500 yıllık tarif kullanıyor, hem de tamamen doğal! 🙂

    1000 – İbn-i Sina

    Doktor ve filozof İbn-i Sina (Avicenna Bukhara), kahvenin tıbbi özelliklerini tanımlayan ilk literatürü yazdı. Dönemin çok ilerisinde, vizyon sahibi bir bilgin olarak kahveyi “uyanıklık ve canlılık” veren bir içecek olarak tanımladı.

    1100 – Qahwa’nın Doğuşu

    Aslen Yemenli tüccarlar, Etiyopya’dan aldıkları kahveyi ülkelerine götürdü ve ilk kez kendi topraklarında yetiştirdi. Çekirdekleri kaynatıp uyarıcı bir içecek elde ettiler. Bu içeceğe qahwa dendi. “Kahve” kelimesinin kökeni buradan gelir.

    Ayrıca kahve çekirdeğinin kırmızı kabuğu fermente edilirse alkollü bir içeceğe dönüşebilir. Ancak Müslümanlar bunun yalnızca “uyarıcı” olduğunu savunarak çekinmeden tüketti.

    1453 – Osmanlı ve Kahvenin Yükselişi

    İstanbul’un fethinden sonra kahve Osmanlı kültürünün merkezine yerleşti. Türkler kahveye:

    • karanfil
    • kakule
    • tarçın
    • anason

    gibi baharatlar ekleyerek özel bir tarif oluşturdu. Gerçek Osmanlı Kahvesi budur. Bugün satılan glikoz şuruplu hafif içim kahvelerle alakası bile yok.

    1454 – Aden Müftüsü ve Yayılış

    Aden müftüsü Etiyopya kırsalında insanların kahve içtiğini görünce dener ve çok beğenir. Böylece kahveyi Müslüman dünyasında helal bir içecek olarak yaygınlaştırır.

    Mekke’de ilk kahvehaneler olan Kaveh Kanes açılır ve zamanla şarkı, hikâye ve sohbet mekânlarına dönüşür.

    1475 – Türk Kültüründe Kahve

    Kahve kısa sürede Osmanlı toplumunun vazgeçilmezi oldu. İstanbul’da art arda kahvehaneler açıldı. Buralar hem sosyal hem siyasî tartışmaların merkezleri hâline geldi.

    Hatta Osmanlı’da şöyle bir yasa bile vardı:

    Bir kadın, kocası günlük kahvesini vermezse onu boşayabilirdi.

    Ayrıca kahve, baharat karışımı nedeniyle afrodizyak olarak da kullanılıyordu. Huh huuu! 🙂

    1511 – Kahvenin Yasaklanışı

    1511’de Mekke Valisi, kahvehanelerin popülerleşmesinden rahatsız olup kahveyi yasakladı. Bu yasak büyük isyanlara yol açtı. Kahire Sultanı devreye girerek kahveyi savundu ve yasak kaldırıldı.

    Böylece kahvenin Müslüman dünyasındaki yeri resmî olarak pekişti.

    16. – 17. Yüzyıllar: Kahvenin Dünyaya Açılışı

    Baba Budan – Hindistan’a Kaçırılan Çekirdekler

    Hac dönüşünde, midesine sakladığı 7 kahve çekirdeğiyle Hindistan’a dönen Baba Budan, ülkede ilk kahve yetiştiriciliğini başlatır. Bugün o bölgedeki kahveler onun mirasını taşır.

    Venedik (1615) – Avrupa’nın Kahveyle Tanışması

    İstanbul’a gelen Venedikli tüccarlar kahveyi çok sevip ülkelerine götürür. Böylece Avrupa, 1615 yılında kahveyle tanışır.

    Kahvehanelerin Avrupa’ya Yayılması

    • Paris (1643)
    • İtalya’nın ilk kahvehanesi (1645)
    • Londra (1651)

    Kahvehaneler; sanatçıların, öğrencilerin ve halkın buluşma noktası hâline gelir.

    1683 – Viyana Kuşatması ve Kahvenin Patlaması

    Viyana kuşatması sırasında Türkçe bilen Franz Georg Kolschitzky, Osmanlı kıyafetleriyle gizlice bilgi toplar ve Avusturyalılara iletir. Savaş Osmanlı aleyhine dönünce Türk ordusu geri çekilir.

    Geriye bıraktıkları ganimetler arasında kimsenin önemsemediği 500 çuval yeşil kahve çekirdeği vardı. Bu çekirdeklerin değerini yalnızca Franz anladı.

    Franz ödül olarak ilk Viyana kahvehanesini açma hakkı kazandı. Kahveyi İstanbul’da öğrendiği gibi hazırlayıp içine krema ve bal ekleyerek Viyana kahve kültürünün temellerini attı.

    Son Söz

    Kahvenin tarihi; yasaklar, keşifler, savaşlar, efsaneler ve ticari devrimlerle dolu büyüleyici bir yolculuk

    Umarım keyifle okumuşsundur. Eksik gördüğün yerler olursa yorumlarda belirtebilirsin.

  • Ton Balığı Tüketmek Zararlı mı?

    Ton Balığı Tüketmek Zararlı mı?

    Hala ton balığı yiyorsunuz çünkü sizin için sağlıklı olduğunu düşünüyorsunuz. Peki ton balığı tüketimini yeniden gözden geçirmeye ne dersiniz?

    Ton balığını sık tüketiyorsanız ve sağlıklı olduğunu düşünen çoğunluktaysanız, bu yazıdan sonra sinir bozucu bir aydınlanma yaşayabilirsiniz.
    Hadi başlayalım…

    Ton balığı; günümüzde insanlara “sağlıklı besin” ya da “protein deposu” olarak pazarlanmaya çalışılan, aslında piyasadaki en leş ve en sağlıksız yiyeceklerden biridir.

    “Konserve ton balığı ne kadar tüketilmeli?” sorusunun cevabını, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırma gayet güzel veriyor:

    • 20 yaşın altındaki gençlerin, sağlıklı beyin gelişimi için hiç tüketmemesi gerekiyormuş.
    • 20-40 yaş arasındaki kadınların da, 20 yaş altı gençler gibi hiç tüketmemesi öneriliyormuş. Haftada bir konserve ton balığı yiyen bir kadının çocuğunun engelli olma ihtimali %5. Küçük bir olasılık gibi görünse de bu, oldukça büyük bir risk demektir. Yani ton balığı tüketen 100 kadından 5’inin engelli çocuk sahibi olma riski bulunuyor.
    • 20 yaş üstü erkeklerin ise en fazla iki haftada bir porsiyon konserve ton balığı tüketmesi tavsiye ediliyor. Erkeklerin riski daha düşük çünkü doğurganlıkla ilgili bir durum söz konusu değil. Ayrıca 20 yaşından sonra beyin gelişimleri de tamamlanmış oluyor.

    Peki, araştırma sonuçları neden böyle?

    “Büyük balık küçük balığı yutar” sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Ton balığının zararlarını anlatırken bu söz tam yerine oturuyor. Her büyük balık, kendinden küçük balıkları yer; dolayısıyla balıklar, yedikleri diğer balıkların bakterilerini, zararlı maddelerini ve atıklarını kendi bünyesinde biriktirir.

    buyuk balik kucuk baligi yer

    Ton Balığının Zararları

    Ortalama bir balinanın şehir çöplüğü kadar zehir taşıdığını biliyor muydunuz?

    Ton balığı büyüdükçe, yediği küçük balıklardan vücuduna çok sayıda bakteri ve zehirli madde girer. Ton balıkları özellikle cıva açısından son derece tehlikelidir ve vücutlarından cıvayı atacak bir sisteme sahip değildir. Bu nedenle büyüdükçe vücutlarındaki cıva oranı da hızla artar.

    Konserve hâline getirildiklerinde bile bu cıva oranı yüksek kalır. Dolayısıyla konserve ton balığı, insan sağlığı için son derece zararlıdır. Üstelik “sağlıklı” olduğu düşünülerek sık tüketildiği için, vücutta ciddi hasarlara yol açabilir.

    Araştırmalar Ne Diyor?

    Michigan Üniversitesi’nde 1998-2008 yılları arasında yapılan on yıllık bir araştırma, denizlerdeki ton balıklarında cıva oranının her yıl ortalama %4-5 arttığını ortaya koymuştur. Yani ton balıkları giderek daha da zehirli hale gelmektedir.

    Harvard Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırma ise 1989-2009 yılları arasında ton balıklarındaki cıva oranının %30 arttığını göstermiştir.
    Dünya kirleniyor; deniz canlıları da bundan payını alıyor. Sonuçta besin zinciri yoluyla bu kirlilik bize kadar ulaşıyor.

    Bu nedenle “Ton balığının yenilmesi güvenlidir.” sözüne artık itibar edilmemelidir. Büyük balıklar, küçük balıkları yiyerek onların zehirlerini biriktirmektedir.

    Cıvanın İnsan Sağlığına Zararları

    Gündelik yiyeceklerde çok az miktarda cıva bulunabilir; ancak fazla miktarda cıva zehirlidir. Kısacası, vücuda fazla cıva alındığında zehirlenme meydana gelir.

    Cıvanın yol açtığı bazı sağlık sorunları şunlardır:

    • Alzheimer
    • Parkinson
    • Otizm
    • Kaygı (anksiyete)
    • Depresyon
    • Sinirlilik
    • Hafıza problemleri
    • Uyuşma ve uyuşukluk hali
    • Titreme
    • Patolojik utangaçlık
    • İşitme ve konuşma güçlüğü
    • Kas güçsüzlüğü
    • Yürüme zorluğu
    • Görme ve duyma bozuklukları
    • Ellerde, ayaklarda veya ağız çevresinde uyuşma ve karıncalanma
    • Küçük yaşta cıvaya maruz kalan çocuklarda öğrenme güçlüğü
    • Cıva zehirlenmesi sonucu kalıcı beyin ve böbrek hasarı

    Kaynak: FDA

    Minamata Faciası: Cıva Zehirlenmesinin Gerçek Yüzü

    Japonya’nın Kyushu Adası’ndaki Minamata şehrinde, 1900’lü yılların başında kimyasal ürünler üreten tesisler kontrolsüz şekilde cıva atıklarını denize boşaltıyordu. Halk bu durumun farkında değildi; çünkü aynı zamanda geçim kaynağı balıkçılıktı.

    Bir süre sonra şehirdeki kedilerde tuhaf davranışlar görülmeye başlandı:
    Bazıları anlamsız hareketler yapıyor, bazıları durduk yere yere yığılıyor, bazıları da duvarlara tosluyordu. Kimse sebebini anlayamıyordu.
    Bu kediler, kirlenen denizden balık yedikleri için ilk etkilenen canlılardı. Çoğunda ağır beyin travması vardı; yeni doğan yavruların büyük kısmı da engelli doğuyordu.

    Bir süre sonra Minamata’daki çocuklarda da benzer belirtiler görülmeye başladı. Kasabada doğan bebeklerin çoğu beyin hasarıyla doğuyordu. Halk, kasabanın “lanetli” olduğuna inanıyordu.
    Doktorlar yıllarca nedenini bulamadı; gerçek çok geç anlaşıldı: Ton balığında yüksek oranda cıva tespit edilmişti.
    Cıvanın vücuttan tamamen atılması üç yıl sürdüğünden, bu dönemde ton balığı yiyen kadınlar hamile kaldıklarında bebekler zarar görüyordu.
    Bu hastalığa “Minamata Sendromu” adı verildi.

    Cıva Oranı Düşük Balıklar

    Ton balıklarına kıyasla daha az cıva içeren deniz ürünleri haftada bir veya iki kez tüketilebilir:

    • Hamsi
    • Kedi balığı
    • Orfoz
    • Somon
    • Karides


    Kişisel Deneyimim

    Blogumda sık sık “hava cıva”dan bahsediyorum ama peki ben ton balığı tüketiyor muyum?

    Tüm bu zararlarını bilmeden önce haftada üç kere, hatta öğrencilik yıllarımda neredeyse her gün ton balığı yerdim. Geçen yıl ton balığı zehirlenmesi yaşadım; sabaha kadar kustum. Ardından birkaç olumsuz durum daha gelişti. Bu olaydan sonra “konserve ton balığı ne kadar tüketilmeli?” diye araştırmaya başladım.

    Edindiğim bilgilere göre, yaş grubuma uygun şekilde artık iki haftada sadece bir kutu ton balığı tüketiyorum. Bazen pratik olduğu için, bazen de canım çektiği için yiyorum; ancak zamanla tamamen bırakmayı düşünüyorum. Bilinç artışı tek başına yeterli olmuyor; tüketimi zamana yayarak azaltmak en mantıklısı.

    Sonuç

    Türkçe kaynakları incelediğinizde ton balığı ve cıva konusunda yeterli bilgi olmadığını göreceksiniz.
    Aksine, ton balığının “sağlıklı” olduğuna dair binlerce içerik mevcut.
    Bir şeyin hep olumlu yönlerinden bahsediliyor, olumsuz tek kelime edilmiyorsa, dikkatli olmakta fayda var.

    Dünyanın neresinde olursa olsun ton balıklarında olması gerekenden kat kat fazla cıva bulunduğu ortaya çıkmıştır.
    Amerika’daki doktorlar, ton balığı tüketiminin mümkün olduğunca azaltılması gerektiğini söylüyor.

    Bu yazı sizi yeterince ikna etmediyse, yabancı gazete, dergi, blog ve YouTube videolarına göz atabilirsiniz.

    Selametle…

  • FIFA 2026’da Defans Yapmak Artık Çok Zor!

    FIFA 2026’da Defans Yapmak Artık Çok Zor!

    FIFA 2026’da defans yapmak gerçekten çok zor.
    Kendi deneyimlerimden ve öğrendiklerimden yola çıkarak, FIFA 2026’da etkili savunma yapmak için gerekli tuş kombinasyonlarını sizler için derledim.

    İyi oyunlar! ⚽

    🎮 Temel Defans Kontrolleri

    R2 → Defansa geç
    O → Kay
    Kare (□) → Müdahale
    X → Markaj
    R1 → Takım arkadaşıyla baskı yap
    L1 → Oyuncu değiştir
    L2 → Yakın markaj
    R1 + X → Taktik faul

    🧠 İleri Seviye Savunma İpuçları

    • L2 → Yavaş jockey (Ceza sahasına yakınken bunu kullan.)
    • L2 + R2 → Hızlı jockey (Orta saha ve ileri alanlarda etkili.)
    • İkinci press (yardımcı baskı) → R1
    • Üçlü press → R1’e iki kere bas, ikinci basışta basılı tut.
      (Kanatlarda rakip gelirken bu kombinasyon işe yarar.)

    👥 Oyuncu Değiştirme (Switch)

    L1 → Topa en yakın oyuncuya geçiş sağlar, ancak sadece L1 kullanmak yeterli değildir.
    L1’e bastıktan sonra sağ analog çubuğu kullanarak doğru oyuncuyu seç.
    Bu yöntemle savunmada çok daha hızlı tepki verebilirsin.