Hiç fark ettin mi? Gürültüye olan tahammülümüz gün geçtikçe azalıyor. Eskiden sokakta bağıran satıcılar, mahallede oynayan çocuklar ya da komşunun yüksek sesle açtığı televizyon çok da dert edilmezdi. Ama şimdi? En ufak bir ses bile sinirlerimizi hoplatabiliyor. İşte bu durum, Schopenhauer’un yıllar önce dile getirdiği bir gerçeği hatırlatıyor: İnsanın görgüsü ve medeniyet düzeyi arttıkça, gürültüye karşı tahammülsüzlüğü de artar. Peki, neden böyle? Gel, bu konuyu biraz deşelim.
Gürültü ve Medeniyet: Birbirine Zıt İki Kavram
Schopenhauer’a göre, medeniyet insanı daha duyarlı, daha ince bir varlık haline getiriyor. Yani, kaba saba şeylere karşı daha az toleranslı oluyoruz. Gürültü de bu kaba şeylerden biri. Düşünsene, bir sanat galerisinde sessizce bir tabloyu incelerken birinin yüksek sesle konuştuğunu hayal et. Rahatsız olmaz mısın? İşte bu, medeniyetin getirdiği bir yan etki. Daha sofistike bir yaşam tarzı, daha fazla sessizlik ihtiyacını beraberinde getiriyor.
Ama burada bir ironi var. Medeniyet ilerledikçe, şehirler büyüyor, nüfus artıyor ve teknoloji gelişiyor. Bu da daha fazla gürültü kirliliği demek. Yani, bir yandan sessizliğe olan ihtiyacımız artarken, diğer yandan sessizlikten uzaklaşıyoruz. Bu çelişki, modern insanın en büyük sıkıntılarından biri haline geliyor.
Gürültü Neden Bu Kadar Rahatsız Edici?
Schopenhauer, gürültüyü “zihinsel işkence” olarak tanımlıyor. Çünkü gürültü, insanın düşünme yetisini baltalıyor. Düşünsene, bir kitap okumaya çalışıyorsun ama dışarıdan gelen matkap sesi beynini delip geçiyor. O an ne kadar odaklanabilirsin? İşte bu yüzden, gürültü sadece fiziksel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda zihinsel bir yük.
Ayrıca, gürültü insanın ruh halini de etkiliyor. Sabah işe giderken trafikteki korna sesleriyle başlayan bir gün, seni daha stresli ve tahammülsüz bir hale getirebilir. Bu durum, modern yaşamın bir yan etkisi olarak karşımıza çıkıyor. Sessizlik , artık bir lüks haline geldi. Ve bu lüks, ne yazık ki herkesin erişebileceği bir şey değil.
Gürültüye Karşı Tahammülsüzlük: Bir Medeniyet Göstergesi mi?
Schopenhauer’un bu görüşü, aslında insanın gelişimiyle ilgili derin bir gerçeği ortaya koyuyor. Daha eğitimli, daha kültürlü insanlar, genellikle daha sessiz ortamlarda yaşamayı tercih ediyor. Çünkü sessizlik, düşünceyi besler. Gürültü ise düşünceyi boğar. Bu yüzden, sessizliğe olan ihtiyaç, bir anlamda insanın entelektüel seviyesini de yansıtıyor.
Ama bu, gürültüye tahammül eden insanların daha az medeni olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü tahammül, alışkanlıkla da ilgili bir şey. Gürültülü bir ortamda büyüyen biri, bu durumu daha az rahatsız edici bulabilir. Ancak, sessiz bir ortamda büyüyen biri için aynı şey geçerli değil. Yani, bu durum tamamen kişisel deneyimlere ve yaşam tarzına bağlı.
Modern Dünyada Sessizlik Arayışı
Bugün, sessizlik arayışı bir trend haline geldi. İnsanlar, şehirden uzaklaşıp doğaya kaçıyor, meditasyon yapıyor ya da ses yalıtımlı evler inşa ediyor. Çünkü modern yaşamın kaosu, insanı sessizliğe hasret bırakıyor. Sessizlik , artık bir ihtiyaçtan çok bir kaçış yolu haline geldi.
Ama bu kaçış ne kadar sürdürülebilir? Şehirler büyümeye, nüfus artmaya devam ettikçe, sessizlik bulmak daha da zorlaşacak. Belki de bu yüzden, sessizliği korumak için daha fazla çaba göstermeliyiz. Gürültü kirliliğiyle mücadele etmek, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluk haline gelmeli.
Sonuç: Sessizlik, Modern İnsanın Yeni Lüksü
Schopenhauer’un dediği gibi, medeniyet ilerledikçe gürültüye olan tahammülsüzlüğümüz artıyor. Ama bu, kötü bir şey değil. Aksine, bu durum, insanın daha duyarlı ve daha bilinçli bir varlık haline geldiğini gösteriyor. Ancak, modern dünyanın gürültüsüyle başa çıkmak için daha fazla çaba göstermemiz gerekiyor. Çünkü sessizlik, sadece bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir hak. Ve bu hakkı korumak, hepimizin sorumluluğu.
Unutma, sessizlik sadece kulaklarımızı değil, ruhumuzu da dinlendirir. O yüzden, sessizliğin kıymetini bil ve onu korumak için elinden geleni yap. Çünkü sessizlik, modern insanın en değerli hazinelerinden biri.