Başka İnsanları Gerçekten Anlamak Mümkün Müdür?


Başka insanları gerçekten anlamak mümkün mü?
Basit bir soru gibi, çok kere bize dert yanan birisine anlıyorum demişliğimiz de olmuştur. Fakat o kadar net ve kolay mı başkalarını anlamak? Peki, soruyu daha da derinleştirelim. Herhangi bir insanın bu anneniz, babanız, çocuğunuz, eşiniz, sevgiliniz, en yakın arkadaşınız olabilir. Tüm duygu ve hissettiklerinizle sizi tam anlamıyla anlayabildiğini hiç düşündünüz mü? Kendi adıma bunun yaklaşık sonuçları olduğuna kanaat getirdiğim olduysa bile yüzde yüz diyemem. Hayatımızda bunun bu kadar kolay olmadığına dair pek çok örnek bulmak da kolay aslında.

İnsanların bakış açılarına dair yukarıdan bakanlar için 9, aşağıdan bakanlar için 6 rakamı örneği çokça verilir, fakat bana bu benzetme hep çok kabataslak gelir.  Oysa olaylara her zaman kesin olarak karşıt taraflardan bakmayız ki. Bazen aynı koşullarda büyüyen iki insan arasında bile büyük görüş farklılıkları olmasını böyle açıklayamayız da zaten.  O zaman başka ihtimallere de bakmak gerekir.

Hatırlarsınız mutlaka, bir ara sosyal medya da dolanan bir elbise resmi vardı. İnsanların bir kısmı elbiseyi mavi ve siyah renkli görürken, diğer bir kısmı sarı ve beyaz olarak görüyordu. Bilimsel kesinliğinden emin olmamakla beraber kimi bilim adamları bunu fotoğrafın ekrandan göze yansımasında insanların bir kısmının sarı ve beyaz renkleri daha fazla algılayacak göz yapısına, kimi insanların ise mavi ve siyahı algılayacak yapıya sahip olmasından kaynaklandığını, bunun neden her fotoğraf yahut bakılan her hangi bir şeyde olmadığını da ekleyerek uzun uzun anlatmışlardı.

Bu kadar basit bir görme olayında bile ne kadar da farklılaşabiliyoruz. Elbise gerçekte mavi -siyahtı fakat bende onu sarı- beyaz görenlerdenim, üstelik ilk gördüğümde bunun başka ihtimali olduğunu düşünmemiştim bile.

Sadece görsel olarak ayrışmanın dışında da örnekler mevcut, büyük olasılıkla öğrencilik hayatınızda bir öğretmeniniz tarafından yapılmış yahut en azından bir yerde benzerini okuduğunuz basit bir deney vardır. Okulda ders işlenirken sınıfın kapısı çalınır, başka bir sınıftan olan bir öğrenci sınıfa girer ve önce rahatsızlık verdiği için özür diler. Sonra ise kendi sınıflarında kalmadığı için tebeşir istediğini söyler. Bir süre ders hocasının, gelen öğrenciye basit soruları ve arada sınıfa tebeşir var mı yok mu sorusundan sonra, öğrenci tebeşiri alır ve sınıftan çıkar. Daha sonra dersin öğretmeni az önce olan bu kısa olayı kâğıda dökerek bir kompozisyon yazılmasını sınıftan ister. Tüm sınıf kompozisyonu yazdıktan sonra ise öğrenciler sıra ile yazdıkları kompozisyonu sınıfa okur. Basit ve sadece birkaç dakika süren olayla ilgili her öğrencinin temelde ana hikâyeye sağdık kalarak ne kadar farklı şeyler gördükleri gösterilir. Kimi gelen öğrencinin sınıfa kabaca girdiğini, kimi fazlaca utangaç davrandığını, kimi kıyafetini, kimi duruşunu yazar. Aynı noktaya bakarlar, fakat farklı şeyler dikkatlerini çeker. Gördüklerini de farklı değer yargıları ile değerlendirirler.

Bu hikâyede de aynı sınıfta buluşmuş olsalar dahi öğrencilerin farklı ailelerden, farklı yetiştirme ve çevre koşullarından geldiklerinden bahsetmek elbette mümkün. Tüm bunlarında etkisiyle basit bir hikâyeden bahsederken bile çeşitlendiğine şaşırmayız. Peki, bu sınıfta yan yana oturan tek yumurta ikizi kardeşler olsaydı da, onların yazdıkları hikâyenin birebir aynı olacağına inanır mıydık? Hiç sanmam.

O halde her birimizi bu kadar farklı kılan, her birimizin gördüğü basit bir olayı algılayışını bu kadar değiştiren şey ne olabilir?

Bu sorunun bilimsel net bir cevabı var mıdır;  açıkçası ben de bilmiyorum, fakat olduğunu sanmıyorum da.  Şayet olsaydı, insanlığı topluluk halinde yönetmek çok daha kolay olabilirdi.

Basit bir durumu belki bazılarınız için oldukça çetrefilli bir hale getirdim. Bunu neden bu kadar kafaya taktığımı bile düşünmüş olabilirsiniz. Eğer böyle bir düşünceye kapıldıysanız bireyin gücünü hafife alıyorsunuz demektir. Bireyin her hangi bir olayı algılama biçimi, o algıya göre kendininkine en yakın algıya sahip insanlar ile kurduğu toplu hareketler insanlık tarihini şekillendiren önemli olaylara neden olmuştur. Buna ister kaos, ister kelebek etkisi diyebilirsiniz. Bireyin tek ve eşsiz bu algılama şekli yine kendi algıları ile önemsediği şeyler üzerinden, kendine en yakın gördüğü topluluğa girme çabasına dönüşür. Burada benim odaklandığım nokta, temelde kendi algıları ile önemsediği şey. Örneğin bir arkadaşımız ile sohbet ederken temel kavramlarda aynı düşündüğümüz yanılgısına çok düştüğümüz olmuştur. Sonrasında ise beklentilerimizden çok farklı davrandığına şahitlik etmişliğimiz de. Kabaca anlatmak gerekirse hırsızlık, insan öldürme, rüşvet, yalan söyleme gibi davranışların kötü sayılmadığı, yapanlara büyük cezaların olduğunun ilan edilmediği ne bir dini inanç, ne bir siyasi görüş, ne de bir ahlak anlayışı bulabilirsiniz. Fakat yine de bu kötü davranışları yaptığının kanıtlandığı oluşumlar nasıl var olabiliyorlar. Bu sizce de çok garip değil mi? Daha da garibi bu oluşumların içerisinde olan, içerisinde birebir olmasa bile dışarıdan bunlara destek veren kimseler de, yine konuştuğumuz da bu davranışlardan ne kadar nefret ettiklerini bize söyleyen insanlar değil mi? Bu insanın içerisinde gerçekten insan incitmekten sakınan, yalan söylediğine şahit olmadığımız, hırsızlık yapma ihtimalini asla düşünmediğimiz insanlar olabiliyor üstelik. Peki bizim algılarımıza göre alenen yalan söyleyen, hırsızlık yapan, rüşvet alan insanların olduğu bu topluluklara bire bir tanıdığımız bu insanlar nasıl destek verebiliyor, böylesi bir fark nasıl ortaya çıkabiliyor?

Bana öyle geliyor ki böylesi büyük farkların ortaya çıkma nedenlerinden biri bu bakış açısı ve algılama şekli. Tıpkı elbise örneğinde olduğu gibi gruplar halinde farkında olarak ya da olmayarak duyarlılıklarımız, hassaslaştığımız şeyler de birbirinden farklı. Bu sebeple tepkilerimiz de, anlamalarımızda, önemsemelerimiz de birbirinin aynısı değil. Tıpkı göz yapısı nedeniyle sarı – beyaz renkleri daha çok algılamak ya da mavi -siyah renkleri daha çok algılamak gibi. Benim gözlemlediğim toplumun içinde de bireyler algı olarak önce iki farklı gruba ayrılıyor. Toplumun uzun vadeli çıkarını kendi bireysel çıkarından üstün tutanlar ile bireysel çıkarını toplumun uzun vadeli çıkarlarından üstün tutanlar. Daha sonra ise bu ayrışma her bir bireyin kendi içinde, kendi çıkarını yahut toplumun çıkarını nerede gördüğüne göre ayrışmaya devam ediyor. Ama elbette benim algılamadığım fakat bireysel olarak gruplaşmaya neden olan çok daha önemli nedenler olabilir. Tek emin olabildiğimiz şey ister duyduğumuz, ister gördüğümüz hatta kokladığımız şeylerde bile herkesin algılarının farklı olması nedeniyle tepkilerinin de çeşitlilik gösterdiği ve birbiriyle aynı olmadığı.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir